Basında Yazılar

Tatilde önce eğlence sonra ders

23.01.2020 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/tatilde-once-eglence-sonra-ders-41424282

18 milyon öğrenci yarıyıl tatiline başladı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe, ilk ve ortaokul ile lise öğrencilerine tatili iyi değerlendirmeleri için önerilerde bulundu. Müzeler ve tiyatrolar da sömestre özel birçok etkinlik düzenliyor. Çocukların izleyebileceği filmler de sinema salonlarında gösterime girdi. Bu etkinliklerden birkaçını sizler için derledik.

Yaklaşık 18 milyon öğrenci karnelerini alarak yarıyıl tatiline başladı. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe, ilk ve ortaokul ile lise öğrencilerine tatili iyi değerlendirmeleri için önerilerde bulundu. Ailelerin ilk ve ortaokul öğrencilerini etkinlik için zorlamamaları gerektiğini söyleyen profesör, “Mutlaka çocukların istediklerini yapmaları önemli” ifadelerini kullandı. Liselilere gezmelerini ve eğlenmelerini öneren Prof. Dr. Kızıltepe, sınava girecek adaylara da “Günde bir-iki saatinizi sınav hazırlığına ayırabilirsiniz” dedi. Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe’nin önerileri şöyle:

“Başta küçükler olmak üzere, öğrencilerin dikkatleri kolayca dağıldığı için sürekli aynı şeyle uğraşamazlar. Yıl içindeki bu molalara ihtiyaç duyarlar. Tatiller onların tekrar dikkatini toplamalarına, üretkenliklerini arttırmaya ve streslerini azaltmaya yarar. Yaratıcılık ve sosyal becerilerine yoğunlaşabilirler. Ayrıca bu molalar aileleriyle birlikte vakit geçirmelerine de fırsat verir. Okula ruh ve beden açısından sağlıklı bir şekilde devam etmelerini sağlar.

HAYVANLARA KULÜBE

İlkokul ve ortaokul öğrencileri, yaşları nispeten küçük olduğu için tatillerde öncelikle dinlenmeye fırsat bulur. Her sabah erkenden sıcak yatağından kalkıp okula gitmek onlar için bizim sandığımızdan daha zor. Onun için kış tatili dinlenmek için iyi bir fırsat. Ayrıca tatillerini çeşitli etkinlikler yaparak değerlendirebilirler. Ancak bu etkinlikleri yaparken ailelerin mutlaka çocukların istediklerini yapmaları önemli. Onlara zorla bir şey yaptırmak, bu işi eğlence niteliğinden çıkarıp, zorunluluk haline getirir. Buna dikkat etmeli. Çocuklar aileleriyle bir şey yapmayı çok severler. Örneğin, ailece yürüyüşe çıkmak, pikniğe gitmek gibi. Havalar soğuk olduğu için yapılamaz gibi görünen bu etkinlikler aslında kışın da rahatlıkla yapılabilir. Çocuklar bir aile ferdiyle birlikte, sokak hayvanlarına kartondan yuva veya kulübe yapabilir. Böylece hayvanlara karşı da bir sevgi ve merhamet geliştirebilirler.

DOĞADA YÜRÜYÜŞ

Tabii ki kitap okumak öncelikle bir etkinlik. Bunu tüm yılda yapabileceği bir alışkanlığa döndürmek için tatil iyi bir fırsat. Ailece bisiklete binip gezmek de çok eğlenceli. Fotoğraf çekmeyi öğrenmek ve çeşitli yerlerde fotoğraf çekmek, özellikle ortaokul çocuklarının ilgisini çekebilir. Doğada çekilen fotoğraflarla oluşturulan bir albümün daha sonra dijitale aktarılması da keyifli olabilir. Birkaç etkinliği bir arada da yapmak da mümkün. Örneğin, doğada yürüyüş, piknik yapmak ve fotoğraf çekmek gibi.

FEN VEYA SANAT PROJESİ

Çocuklar aile ya da arkadaşlarıyla bir fen veya sanat projesi yapabilir. Ancak asla zorla değil, kendileri neyi merak ediyorsa, istiyorsa aileden bir büyükle birlikte araştırıp, uygulamaya geçebilirler. Kız ya da erkek fark etmez, ailelerle mutfakta yemek yapmak da yararlı olabilir. Her yaş grubu için resim yapıp, bir sergide bunları göstermeleri de fark yaratır. Dolaplarını gözden geçirip, kullanmadıkları eşyalarını temizletip, ihtiyacı olanlara vermek için hazırlık yapmak da onların bazı yönlerini geliştirir.

ÜNİVERSİTE ZİYARETLERİ

Lise öğrencileri de tatillerinde gezip eğlenmek ister. Birkaç günlük bir geziye çıkabilirler. Üniversite sınavına hazırlanan öğrenciler, günlerinin bir-iki saatini sınavlara hazırlanmakla geçirebilirler. İstedikleri üniversiteleri ziyaret edip, yerleşkelerinde vakit geçirebilirler. Akıllarında olan meslekle ilgili bir-iki işyerini ziyaret edip o mesleğin gerçekte hayallerindeki olup olmadığına bakabilirler.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Bedenen sınıfta akılları tatilde olur

16.09.2019 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/bedenen-sinifta-akillari-tatilde-olur-41330420

2019-2020 eğitim öğretim yılı başladı. Öğrenciler, uzun bir tatilin ardından okula uyumda sorun yaşayabiliyor. Bedenen sınıfta olsa da aklı tatilde kalabiliyor. Böyle bir durumda en çok iş öğretmene düşüyor.

Çocuklar doğal olarak tatile doymaz; hep oynamak veya arkadaşlarıyla eğlenmek ister. Yılın başında, bedenen okulda olsalar bile akılları tatilde ve tatilin getirdiği rahatlıkta kalabiliyor. Onun için hem aileler çocukları çok zorlamamalı hem de öğretmenler derslere geçişleri yumuşak olarak hazırlamalı.

TATİLDE ÖĞRENDİKLERİNİ UNUTABİLİRLER

Öğrenciler, üç aylık tatilde öğrendiklerini unutmuş olabilir. Üstelik yeni bir sınıfa başlayacaklar. Bu durumda yeni eğitim dönemine onları hazırlamak öğretmenlere düşüyor. Okula başlandığında hemen o yılın müfredatı yerine, geçen yılın materyalinin üstünden geçmek faydalı olacaktır. Öğretmenler, eğlenceli bir etkinlikle öğrencilerinin bilgi düzeyini ölçerek derslerine o noktadan başlayabilir. Çünkü ders yılının başında dersini anlamayan öğrenci, akışı kaçırdığı için artık derse ilgi duymayabilir ve başarılı olamayabilir. Onun için öğretmenlerin, öğrencilerin gerçek seviyelerini dönemin en başından anlamaları gerekiyor.

OKULA ADAPTE OLMASINI SAĞLAYIN

Tecrübeli öğretmenler, genelde ilk günden derse başlamaz; yumuşak geçiş yapar. Karşılarında ruhen hala tatilde olan öğrencilerine anlayış ve sabır gösterirler. Okulun ilk günlerini ellerinden geldiği kadar sevimli kılarlar. Çeşitli oyunlar, tatil anekdotlarıyla öğrencilerin okula adapte olmalarını sağlarlar.

ÇOCUĞUNUZUN KORKULARINI GÖRMEZDEN GELMEYİN

Okul öncesi eğitim görse bile, ilkokula başlamak çocuklar için oldukça heyecan vericidir. Ailelerin çocuklarına yapacağı yardım, işlerini kolaylaştırabilir. Örneğin, okullar açılmadan en az bir hafta önce, değişecek uyku düzenine çocuklarını alıştırmaları gerekiyor. Bu sadece uyku düzeni için değil, okul yüzünden değişen günlük programlar için de geçerli. Ayrıca çocukların -eğer varsa- sinirlilik hallerini, endişelerini ya da korkularını görmezden gelmemeleri gerekiyor. Anne-baba, onların kendi duygularını anlatmalarına izin vererek rahatlatıcı sözlerle dirençlerini geliştirmeli. Eğer çocuğun tepkileri aşırıysa, mutlaka uzmanlardan yardım alınmalı. Aile, çocuğunun sınıf arkadaşlarının kimler olacağına da bakmalı. Okul açıldıktan sonra bir oyun günü düzenleyip, yeni arkadaşlarıyla kaynaşması sağlanabilir. Böylece kendileri de çocuklarının arkadaşlarının aileleriyle tanışmış olur.

Bazı çocuklar bu yıl birinci sınıfa başlayarak, ilk defa okulla tanıştı. Aileler çocuklarına okulun güzel bir ortam olduğunu anlatabilirler, onlarda okula gitmeye hevesli olur. Örneğin, “Artık okullu oluyorsun. Okulda başka çocuklarla tanışacaksın, arkadaş olacaksın. Hem ders yapacaksın hem de oynayacaksın” gibi söylemlerle okulu cazip bir ortam olarak algılamalarına yardımcı olabilirler.

Öğrencilerin, günlük hayatlarını okul açılmadan bir kaç gün öncesinden düzene sokmaları gerekiyor. Yoksa sıkıntı çekebilirler. Düzenli uyumak, düzenli ve sağlıklı beslenmek gibi. Yeni ders kitaplarını gözden geçirebilirler. Onları yıl boyunca neler beklediğini önceden anlamak yardımcı olabilir.

PROF. DR. ZEYNEP KIZILTEPE KİMDİR?

1978’de Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olan Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe, yüksek lisansını da burada tamamladı. Doktorasını ise Exeter Üniversitesi’nde yaptı. Halen Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görevini sürdüren Kızıltepe’nin, çalışma alanları arasında; gelişim, öğrenme, motivasyon, öğretmen yetiştirme bulunuyor.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Aileler karne yol haritanızı belirleyebilir

11.06.2019 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/aileler-karne-yol-haritanizi-belirleyebilir-41240025

Yaz tatilinin başlamasına az kaldı. 18 milyon öğrenci, 14 Haziran’da karnelerini alarak üç aylık tatile çıkacak. Karnenin anne-babayı da değerlendirdiğini vurgulayan uzmanlar, notları iyi olan çocuklar kadar ‘zayıfı’ bulunanların da teşvik edilmesi gerektiğini söylüyor ve uyarıyor: “Ancak bu pahalı bir ödül olmamalı.” Ayrıca yazı verimli geçirmek için önerilerde bulunmayı da ihmal etmiyorlar.


Okulların kapanmasına üç gün kaldı. 17 milyon 749 bin 876 öğrenci ve 1 milyon 75 bin 196 öğretmen, 14 Haziran’da üç aylık tatile çıkacak. Yeni eğitim döneminin ilk ders zili ise 9 Eylül’de çalacak. Karne heyecanı yaşayan öğrencilerin kimi biraz buruk, kimi sevinçli bir bekleyiş içinde. Uzmanlar ise karnenin çocuğun başarılı ya da başarısız diye etiketlendiği bir belge olmadığını hatırlatarak, kazanılan bilgi ve becerilerin gösterildiği bir araç olduğunu belirtiyor. Aileleri, karneyi çocuğun kişiliğinin bütününe yönelik bir değerlendirme aracı olarak kullanmamaları yönünde uyaran Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikolojik Danışma ve Rehberlik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tuncay Ergene, “Unutmayın, çocuğunuzun karnesi anne-baba olarak sizin için de bir değerlendirme ve her değerlendirme eksikleri gösteren bir bilgi” diyor. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe ise yaz tatilini verimli geçirmek isteyen öğrenci ve ailelere önerilerde bulunuyor. Prof. Dr. Ergene anlatıyor:

ÖĞRETMEN VE AİLE İÇİN DE YOL GÖSTERİCİ

Notlar yüksek olduğunda çocuğun karnesi aileye heyecan, memnuniyet ve gurur getiriyor. Bazen de kötü notlar ailede üzüntü, kaygı, öfke ve belirsizliği yaşatıyor. İki durumda da karne, gelecek planlarının yapıldığı ve geçmiş çabaların, çalışma alışkanlıklarının, zamanın nerede harcandığının ve amaçların gözden geçirildiği yeni bir dönem. Karne, öğrencinin başarılı veya başarısız, değerli veya değersiz, işe yarar veya yaramaz olarak etiketlendiği bir belge değil; eğitim ortamında ondan beklenen bilgi ve beceri alanındaki yeterlilikleri ne derece gösterdiğiyle ilgili eğitsel bir araç. Asıl amacı öğrencinin güçlü ve geliştirmesi gereken yanlarını işaret etmek ve anne-babayla çocuğun konuşmasını kolaylaştırmak. Bu nedenle karneler, sadece çocuk için değil öğretmen, okul ve aile için de yol gösterici. Çocuğun gelişimiyle ilgili herkes kendisine, “Kazanılan yeterlikleri ve olumlu davranışları sürdürmek için ne yapabiliriz? Çocuğa sahip olması beklenen davranışları nasıl kazandırabiliriz” sorularını sormalı.

Anne-babalar, karne döneminde çocuklarıyla iletişim kurarken şunlara dikkat etmeli:

EMPATİ KURMAYA ÇALIŞIN

- Kendi öğrencilik yıllarınızı ve karnelerinizi hatırlayıp çocuğunuzla empati kurmaya çalışın. Unutmayın, karnesi anne-baba olarak sizin için de bir değerlendirme ve her değerlendirme eksikleri gösteren bir bilgi. “Sonuçlar üzerinde katkımız ne kadar oldu? Hangi davranışlarımızı değiştirmeliyiz? Nasıl bir aile ortamı sağlamalıyız” diye düşünün.

- Çocuğunuzla başkalarının yanında karnesi hakkında konuşmayın. Konuşma için 30-40 dakika ayırın. Televizyon, cep telefonuyla ilgilenmeden rahat bir değerlendirme için yeterli zamanı tanıyın. Duygularını paylaşmasına fırsat verin, teşvik edin. Tehditkâr, kaygıya yol açacak ifade ve tarzlardan kaçının.

- Önce iyi notlar üzerinde durun, memnuniyetinizi belirtin. Kırık notlarla ilgili onurunu kırıcı sözler söylemeyin. Duygularınızı paylaşın. “Bu, seni olduğu gibi beni de üzdü ama daha çok çalışman gereken dersleri görmüş olduk” gibi.

- Karneyi çocuğunuzu azarlamak veya küçük düşürmek için bir araç olarak kullanmayın.

ONU SEVDİĞİNİZİ HİSSETTİRİN

- Eğitim yılı içinde neler öğrendiğini sorun. Notlarından memnun olup olmadığını, başarısını arttırmak için neler yapabileceğini konuşun. Bunları siz sıralamayın, çünkü sizi dinlemeyecektir. Gelecek dönemle ilgili hedeflerini dinleyin, olumlu bulduklarınızı destekleyin.

- Karnesi nasıl olursa olsun, onu sevdiğinizi ve değer verdiğinizi gösterin. Çocuklar ne söylediğinizden çok; neyi, nasıl söylediğinize dikkat eder. Samimi olun.

- Başarısını başka çocuklarla özellikle kardeşiyle kıyaslamayın. Karnesini başkalarına karşı bir ‘övünme’ ya da ‘utanma’ nedeni olarak kullanmayın. Unutmayın öncelikle kendisi için çalışmalı.

- Karneyi, çocuğun kişiliğinin bütününe yönelik bir değerlendirme aracı olarak görmeyin. Başarılı bir çocuğa sahip olmaktan çok sağlıklı ve uyumlu bir evladınız olması önemli.

DİNLENMEK DE ÇALIŞMAK KADAR ÖNEMLİ

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe (Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi): Tatili fırsat bilip öncelikle tüm çocukların ve gençlerin dinlenmesi gerekiyor. Dinlenmek de çalışmak kadar önemli. Dinlenmek çocukları kışa hazırlar. Bu sayede kışın ağır akademik yükü daha iyi kaldırılabilir. Tatilde yapılabilecek en önemli etkinlik yüzmek. Bu stresi atar, fit yapar ve tabii ki son derece eğlenceli. Çocuklar yaşlarına göre kumsallarda çeşitli oyunlar oynarken güneşten de yararlanır. Fotoğraf çekmek, bir şeyin koleksiyonunu yapmak, günlük tutmak, kağıtlarla şekiller yaratmak, tahtayla bir şeyler inşa etmek de etkinlikler arasında. Müzeleri, tarihi yerleri gezmek kadar lunapark gibi eğlence yerlerinde de vakit geçirebilirler.

Anneleri ya da babalarıyla yemek yapabilirler. Arkadaşlarını çağırıp farklı lezzetleri beraber yemeleri de son derece zevkli olabilir.

BOL BOL OYNAYIN

Çocuklar bol bol oyun oynamalı, eğlenmeli ve doğada vakit geçirmeli. Etkinliklerin yapıldığı piknikler düzenlenebilir; top oynanır, ip atlanır, bir büyüğün yardımıyla farklı bitkiler toplanarak çeşitleri öğrenilir. Bisiklete binmek de, tıpkı yüzmek gibi hafif bir egzersiz. Ancak tüm kasları çalıştırdığı gibi, çocuklara dengede durmayı öğretir. Çocuk bisikletle gezerken bağımsızlığı tadar. Çocukları hayvan barınaklarına götürmek sevgi ve koruma duygularını geliştirir. Denizleri yakından tanımak da zihinlerini geliştirmeyi sağlar. Tabii ki, kitap okumak da unutulmamalı. Çocuklarımızı tatilde bol bol okumaya teşvik etmeliyiz. Ve son olarak aileler, çocuklarıyla daha çok vakit geçirmeli.

HEDİYE RÜŞVET HALİNİ ALMAMALI

Notları çok iyi çocuklar ödüllendirilirken, karnesi daha az parlak olanlar da teşvik edilmeli. Sonuç kadar gösterilen çabanın önemli olduğu mesajı verilmeli. Bu, her zaman pahalı oyuncaklarla, araçlarla olmamalı. Güzel sözlerle övmek, takdirle karşılamak ve çalışmalarından memnuniyetinizi göstermek de hediye yerine geçebilir. Hediye alınacaksa da zihinsel, duygusal ve bedensel gelişimine uygun, yaşıyla uyumlu olmasına dikkat edilmeli. Sadece başarıya bağlı olarak hediye alınmamalı. Çocuklara “Sınıfını geçersen şunu alacağım, tatile götüreceğim” gibi sözlerle adeta rüşvet verilmemeli. Amaç çocukların okumaktan, ders çalışmaktan, öğrenmekten mutlu olmalarını, başarının hazzını tatmalarını sağlamak olmalı.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Finlandiya, Singapur, Türkiye ve öğretmen eğitimi

19.11.2018 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/finlandiya-singapur-turkiye-ve-ogretmen-egitimi-41022456

Son yıllarda dünyada Finlandiya ve Singapur gibi ülkelerin eğitim gündemine

oturmasını, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından yapılan

Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programının (PISA) test sonuçlarına borçluyuz. Bu

test, üç yılda bir, kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendirmek üzere OECD

üyesi ülkelerin 15 yaş grubundaki öğrencilerine uygulanıyor. Bilgi ve beceriler ise fen,

matematik ve okuma/anlama alanları olarak saptandı.

PISA testinde 2000’li yıllardan beri tüm alanlarda çoğunlukla Finlandiya birinci geldi. Ancak, 2015 yılında yine tüm alanlarda birinciliği Singapur aldı. Finlandiya, Kuzey Avrupa’da Baltık kıyısında 5.5 milyon nüfuslu küçük bir ülke. Eğitim alanında özellikle öğretmenlere verilen değerle anılıyor. Öğretmen eğitimine gelince, bir kişi öğretmen olmak için en az 5-6 yıl eğitim almak zorunda. Bu süreç, tıp eğitimi alıp doktor olanlarınki kadar uzun. Tüm öğretmenlerin yüksek lisans eğitimleri var. Öğretmenler mesleklerine başladıktan sonra muntazaman hizmet-içi eğitim görmek zorundalar. Finli öğretmenler hizmet-içi eğitimi bir ayrıcalık olarak görüyor ve tüm süreçlerine aktif olarak katılıyorlar. Finlandiya’da öğretmen eğitiminin amacı, bu ülkenin milli kimliğini kuvvetlendirmek, öğrencilerde kuvvetli bir karakter oluşturmak ve Finlileri model birer vatandaş hale getirmek olarak nitelendirilmiş.

ÖĞRETMEN OLACAKLAR TİTİZLİKLE SEÇİLİR

Finlandiya’da öğretmen olmak isteyenler tıbbi muayene, mülakat ve klasik sınavdan oluşan ve günlerce süren bir giriş sınavına tabi tutulurlar. Başvuranlar arasından öğretmen olacaklar titizlikle seçilir. Hatta işe alım oranının onda bir olduğu da belirtiliyor. Öğretmen olacak kişilerde ayrıca, çocuklarla iyi ilişkiler geliştirme, duygudaşlık kurup öğrenci seviyesine inme ve araştırmacı bir kişiliğe sahip olma da aranıyor. Asya’nın güneydoğu kıyısında bulunan Singapur ise, beş buçuk milyon nüfuslu küçük bir sahil ülkesi. 1965 yılında Malezya’dan ayrılıp bağımsızlığını kazanmış ve 30 yıl gibi kısa bir zamanda doğal kaynakları olmadığı halde bir balıkçı kasabasından dünyanın önde gelen ticari ve finans merkezlerinden biri haline gelmiş. Buna sebep olarak da, yatırımlarını insan gelişimi üzerine yapması gösteriliyor. Eğitim sistemlerini ise, eğitimde başarılı sayılan ülkelerin sosyal-kültürel, ekonomik-politik ögelerine ve okulların, öğretmenlerin, müfredatın kalitesi ile aile ve sosyalleşme faktörlerine bakarak kurdukları görülüyor.

SİNGAPUR’DA DA SON DERECE SAYGIN VE PRESTİJLİ BİR MESLEK

Finlandiya’da olduğu gibi öğretmenlik, Singapur’da da son derece saygın ve prestijli bir meslek. Devlet, işe alımından emekli olana kadar öğretmenleri koruyup kolluyor. Üniversitelerin öğretmen yetiştirme programları üniversite sınavından en yüksek not alan öğrencilerden oluşuyor. Öğretmenler işe alım sürecinde, önce sadece entelektüel kapasitelerini ölçen değil, ilgi ve kişisel özelliklerine de odaklanan bir mülakattan geçiyorlar. Daha sonra öğretmenlik mesleğine olan bağlılıkları, farklı öğrenci topluluklarına ders verebilme becerileri, mezun oldukları okuldan aldıkları notlara bakılır ve topluma olan hizmetleri ölçülür. Yine de tüm bu süreçlerden, başvuranların sekizde biri geçiyor. Geçenler, üç buçuk yıldan altı yıla kadar bir süre hizmet-içi eğitimlerine devam ediyorlar. Öğretmenlere ayrıca profesyonel hayatları boyunca izleyebilecekleri farklı üç rota sunulur. Bunlardan biri, nihai noktası başöğretmen/müdür olunan öğretim rotasıdır. Liderlik diye anılan ikinci rota, öğretmenleri eğitim kuruluşlarında ve eğitim bakanlığında en üst seviyelere kadar taşıma özelliğine sahip. Uzmanlık rotası ise araştırma ve öğretme politikalarında uzman olmak isteyen öğretmenlerin seçtiği rotadır.

ÜLKECE HALA SERTİFİKAYLA ÖĞRETMEN OLMAYI TARTIŞIYORUZ

Biz Türkiye olarak, öğretmen eğitimine önem vererek eğitimde başarılı olmuş bu iki ülkenin deneyimlerinden nasıl faydalanabiliriz? Öncelikle, Türkiye’de öğretmen eğitimini hak ettiği seviyeye yükseltmemiz gerek. İyi öğretmen olmanın birinci şartı, iyi bir öğretmenlik eğitiminden geçerek, alanda bilgi sahibi olmaktır. Kaliteli öğretmenin olmadığı yerde kaliteli eğitim de olmaz. Bilgi, anahtar niteliğindedir; diğer özellikler ondan sonra gelir. Eğitimde başarılı olmuş ülkeler, öğretmen eğitimini tıp eğitimi kadar benimsemişken, biz ülkece hala sertifikayla öğretmen olmayı tartışıyoruz. Halbuki 1950’lerden itibaren bilmenin, öğretmek için yeterli olmadığı görüşü benimsenmiş. Öğretmen olmak için artık pedagojik alan bilgisi gerekiyor. Örneğin, ‘İngilizce biliyorsanız, İngilizce öğretmeni olabilirsiniz’ görüşü üzerinden en az 150 yıl geçti ve bu görüş bilimsel olarak geçerliliğini yitirdi.

“HİÇBİR ŞEY OLAMAZSAN ÖĞRETMEN OLURSUN”

Bugün Türkiye’de öğretmenlikte yükselme, kariyer merdivenleri yok. Ücreti az, o kadar ki öğretmenler geçinmek için başka işlerde çalışmak durumunda kalıyorlar çoğu zaman. Tükenmişlik düzeyi yüksek, ancak mesleğin statüsü toplumda pek yüksek değil. “Hiçbir şey olamazsan öğretmen olursun” diye bir deyiş vardır halk arasında. Maaşların yetersizliği, çalışma şartlarının zorluğu, sınıfların kalabalık olması, okul binalarının fiziksel olarak kötü durumu, idari kadroların aşırı otoriter davranması ya da vurdumduymazlığı, eğitimle ilgisi olmayan fakat zorunlu kılınan bir sürü angarya iş ve karar verme mekanizmalarına dahil edilmeme, bu mesleğin stresli bir meslek haline gelmesine ve öğretmenlerin şevklerinin kırılmasına yol açıyor. Öğretmenlik mesleğinin bu halde olması, öğrencilerin bu mesleği herhangi bir iş olarak algılamasına, mesleğin insan-toplum-yaşam boyutunu anlayamamasına da sebep oluyor. Aslında Türkiye de Cumhuriyeti kurarken, aynı Finlandiya ve Singapur’da olduğu gibi öğretmene ve öğretmen eğitimine önem vererek yola çıktı. Erken Cumhuriyet döneminin öğretmenleri ile bugünün öğretmenleri arasında, kendilerine biçilen paye ve değer, toplumda birer önder olarak aldıkları yer, öğretmenlerin mesleklerine karşı hissettikleri coşku, güven ve aldıkları ücret bakımından çok büyük farklar var. Yıllar içinde bu güzel ve değerli özellikleri nasıl, ne zaman ve niçin kaybettiğimizi iyi irdelememiz gerek.

BİZ NE YAPABİLİRİZ?

Şimdi soracağımız soru şu olmalı: “Etkin ve nitelikli öğretmen yetiştirmek için neler yapabiliriz?” Yoksa herhangi bir şekilde yetiştikten sonra iyilerini içlerinden nasıl ayıklarız değil. Atacağımız öncelikli adım ise, öğretmen yetiştiren eğitim fakültelerini daha nitelikli, daha donanımlı ve daha etkin hale getirmek, onları toplum içinde layık oldukları konuma taşımak. Başka türlü kurtuluş mümkün görünmüyor. Bu nedenle, eğitim sistemleri gelişmiş ülkeleri mercek altına almak, güçlü yönlerini analiz etmek ve kültürel farklılıklarımızı göz önünde bulundurarak bu yönlerinden feyz almak önem arz ediyor.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.


‘Mükemmel çocuk’ hırçınlaşmasın

12.11.2018 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/mukemmel-cocuk-hircinlasmasin-41016234

Yeni nesil annelerin birçoğu ‘mükemmel çocuk’ yetiştirmenin peşinde. Ancak buna

çabalarken hataları da oluyor. Çocuklarda özgüven konusunda uzun yıllardır

çalışmalar yapan Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri bölümü eğitim psikoloğu Prof.

Dr. Zeynep Kızıltepe bazı uyarılarda bulunuyor.

“Çocuklara özgüven verirken abartmayın. Aile içinde şımartılan çocuk, aile dışına çıkınca aynı ilgiyi bulamadığında saldırganlaşabiliyor” diyen Prof. Dr. Kızıltepe’nin söylediklerine kulak vermekte yarar var:

“Çocuklarını özgüvenli hatta mükemmel yetiştirmek için çabalayan anne ve babalar bazen dozu aşabiliyor, işi abartıyorlar. Çocuk ne isterse onu yapıyorlar. Oysa ailede demokrasi önemli ama çocuğun her istediğinin de yapılmaması gerekiyor. Çocuk da ailenin bir bireyi. Bu durumda çocukta aşırı özgüven oluyor ve her istediğini yapabileceğini düşünüyor. İş aşırı şımarıklık boyutuna gelince de çocuk kendi ailesi içinde sözünü dinletmeye alıştığı için dışarı çıkınca zorlanıyor. Okullarda ya da bulunduğu toplumda aynı ilgiyi görmeyince, istediğini yaptıramayınca sinirleniyor, hırçınlaşıyor ve hatta saldırganlaşıp agresif hale geliyor. Huysuz bir şekilde bulunduğu ortama uyum sağlayamıyor, arkadaşlık ilişkilerinde sorun yaşıyor. Çocuklarımıza aslında iyilik yapmıyoruz.”

KURALLARI ÖĞRETMEDE ISRARCI OLMALI

Peki, çocuk yetiştirirken onları ne kadar serbest bırakmalıyız? Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe, bu konuda da kuralların önemine dikkat çekiyor: “Çocukların okulda ve evdeki kurallara mutlaka uymaları gerekiyor. Serbest, özgür çocuk yetiştiriyoruz diye ailelerin onları çok fazla rahat bırakmaları doğru değil. Okulda olduğu gibi evde de kuralların olması ve çocukların bunlara uyması lazım. Eğer çocuklar anlamakta zorluk çekiyorsa kuralları neden koyduğumuzu ve onların neler hissettiğini konuşmalıyız. Ama okulda ve evde kurallara uymaları konusunda net ve en önemlisi ısrarcı olmalıyız. Çünkü kurallar doğru ve yanlışı birbirinden ayırır. Bunları ailede öğrenemeyen çocuğun sosyal toplumda ayakta kalması zordur.”

ÖZGÜVENİ GELİŞTİRİN AMA EGO ŞİŞİRMEYİN

Prof. Dr. Kızıltepe’ye göre çocuklara küçük yaşta özgüven aşılamak için sanat, spor gibi aktivitelere yönlendirmek de faydalı. Çocuğu sürekli eleştirmemek, yapabildiklerine ‘aferin’ demek gerek. Ancak bir yandan da bu desteğin dozu önemli:

“Çocuklarımıza tabii ki çok ilgi göstermeliyiz ancak her şeyimizi unutup sürekli onlarla meşgul olmak, bizi yönetmesine izin vermek, egosunu beslemek doğru değil.”

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Mutlu çocuk yetiştirmek

29.10.2018 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/mutlu-cocuk-yetistirmek-41000508

Bir yetişkin olarak dünyanız neleri ve kimleri kapsıyor hiç düşündünüz mü? Aileniz, işiniz, arkadaşlarınız, komşularınız, ahbaplarınız var. Gezmek, yemek, içmek, eğlenmek, okumak, seyretmek var. Bunları çoğaltmak da mümkün. Ama çocukların dünyasında öncelikle aileleri var. Hatta yaşı küçükse sadece aileleri var.

Yaş ilerledikçe; okulları dolayısıyla öğretmenleri ve arkadaşları da geliyor sırada. Fakat bu kadar. Düşünce dünyalarında ise, ne yapmak istelerse istesinler, bu etkinliği mutlaka aileleriyle yapmak var. Dünyaları, aile bireyleriyle sınırlı olduğu için tüm sevinçleri, mutlulukları ve üzüntüleri de aile bireylerinden geliyor. Onun için ailelere çok iş düşüyor. Anne babalar genelde, okula başlayan çocuklarının tüm sorumluluklarını öğretmenlere yüklemeye eğilimlide. Çocukların mutluluğunda, başarısında öğretmenlerinin payı olduğu tabii ki bir gerçek. Ancak, okul çocuklarının evde geçirdikleri vakitle okulda geçirdikleri zamanı karşılaştırırsak, ev daima daha ağır basacaktır. Çocuklar okulda geçirdikleri vakitten daha çoğunu evlerinde ya da okul dışında geçiriyor. Bu nedenle, aileler, çocuklarıyla ilgili her konuda en az öğretmen kadar sorumlu. Özetle, çocuklarınızın mutluluğu öncelikle sizin elinizde, sevgili anne ve babalar.

MUTLU BİRER BİREY YETİŞTİRMEK

O zaman, onları mutlu birer birey olarak yetiştirmek için neler yapmanız ya da yapmamanız gerek? Hepsini sıralamak pek mümkün değil ama önemlilerini paylaşabiliriz. Öncelikle, aile içindeki ilişkilere bakalım. Çocuklar barometre gibidir. Anne ve babalarının arasındaki soğukluğu hemen fark ederler. Bunu fark edince neşeleri kaçar, hayatları kararır. Asla çocuklarınızın önünde tartışmayın, birbirinize kötü sözler söylemeyin, birbirinizi tehdit etmeyin. Eğer illaki bir tartışma durumunuz varsa, onların sizi hiçbir şekilde göremeyeceği ya da duyamayacağı bir yerde tartışın. Ancak, birbirinizle mutlu olduğunuz anları da çocuklarınızın önünde paylaşın. Birbirinize olan sevginizi görsünler, şahit olsunlar. Çocuklar o zaman mutlu olur, içleri ısınır, geleceğe dönük kendilerini emniyette hisseder. Çocukların her istediğini yapmak, onları mutlu etmek demek değil.

GAYRET ETMESİNE FIRSAT VERİN

Belki kısa vadede memnun olurlar ancak bu, onların uzun vadede mutsuz olmalarına sebep olacaktır. Aile ortamında her istediğini anne-babasına ya da yakınlarına yaptıran çocuklar, başka ortamlarda da kendilerine aynı şekilde davranılmasını ister ve bekler. Yapılmayınca da hırçınlaşır, etrafını rahatsız eder, mutsuz olurlar. Çocukların her istediklerini yapmamak meşakkatli bir iş. Niçin bazı şeylere izin vermediğinizi onlara anlatıp ikna etmeniz ya da yaşları küçükse dikkatlerini başka yerlere çekmeniz gerekiyor. Çocuklara her şeyi hazır bir biçimde ellerine vermek de sakıncalı. Bir şeyler elde etmek için gayret etmeyi öğrenmeleri gerekiyor. Küçükse istediği oyuncağı odasından kendi gidip getirmekten (siz de isterseniz kendisine eşlik edebilirsiniz), yemeğini küçük parçalara kendi çatalıyla bölmekten tutun da aradığı bir şeyi kendi bulmaya; büyükse istediği sandviçi kendisinin yapmasına kadar uzanan bu yelpazede ona biraz yardım etseniz dahi mutlaka kendisinin gayret etmesine fırsat verin. Başarı ve beceri duygusu küçük şeylerle birikir. Birikince de çocuklar kendilerini özgüvenli algılar. Bu da onları mutlu eder.

ZEVK ALACAĞI SPORU, SANATI YAPSINLAR

Çocuklarınızın yapacağı sporu, sanatı siz seçmeyin. Sizin istediğinizi ya da hevesinizin kaldığı spor ya da sanatı değil de, onların zevk aldığı sporu, sanatı yapsınlar. Onları iyi gözlemleyin. Neye eğilimleri, hevesleri var iyi görün. Ailelerin görevi, spor ve sanat konularında çocuklarına mümkün olduğu kadar geniş bir yelpaze sunmaktır. Çocuklar bunların arasından kendilerine en uygun olanı, yapmaktan en zevk aldıklarını kolayca seçer. Bazen becerileri olduğu halde çeşitli sebeplerden dolayı bir spor ya da sanat dalını yapmaktan hoşlanmayabilirler. Bunu iyi tespit etmek gerekir. Çocuklarınıza iyi bir şey sunayım derken onun mutsuz olmasına sebep olabilirsiniz. Çocuklarınıza odasında istediğini yapmak için serbest zaman tanıyın. Şunu unutmayın ki yaratıcılık, kişinin boş olduğu anlarda ortaya çıkar. Her dakikası bir etkinlikle dolu olan çocuktan yaratıcı kişilik çıkmaz. Gün içinde mutlaka hiçbir şey yapmak zorunda olmadığı bir zaman diliminin olması gerek. O zaman diliminde bırakın çocuk gönlünce yaşasın. Tabii ki yanlış bir şeylere kapılmasın diye siz bir büyük olarak belli etmeden onu gözlemlemeyi hiçbir zaman bırakmayın.

HAYVANLARA ŞEFKATLİ OLMAYI ÖĞRETİN

Çocukların, hayatın iniş çıkışlarla dolu olduğunu, sürekli mutluluk diye bir şeyin olmadığını da küçükken öğrenmeleri gerek. Ne başarı süreklidir ne de refah. Dünyanın en başarılı insanlarına bakarsanız onların da hayatları iniş çıkışlarla doludur. Çocukların daha küçükken hayatın bu gerçeğini öğrenmeleri ve onu kabul edip güçlü durmayı bilmeleri gerekir. En küçük bir başarısızlıkta pes edip ümitsizliğe boğulmalarına siz anne babalar izin vermeyin. Bunun üstesinden gelerek ileriye bakmalarına yardımcı olun. Daha bir çok fırsatın ellerine geçeceğine onları inandırın. İnanmazlarsa, karşılarına çıkan fırsatları tanımlamayabilirler ve onları ellerinden kaçırabilirler. Veren el, alan elden iyidir. Çocuklarınıza paylaşmayı, ihtiyacı olana el uzatmayı, hayvanlara şefkatli olmayı öğretin. Çok iyi okumuş, başarılı olmuş ama insan olmamış, sadece âtıl bir bilgi deposu olan insan zaten mutlu da olamaz. Halbuki, bilgisini kendi yararının yanı sıra başkalarının yararı için de kullanan, kendini kolladığı kadar çevresindekileri de kollayan, tüm canlılara saygılı, bildiği ve gördüğü haksızlıkları dile getiren, faydalı, hayırlı ve barışa yönelik işler yapan kişiler her zaman daha mutlu olur. Ülkece mutlu çocuklar yetiştirmemiz dileğiyle.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Bahar yorgunluğu ders çalışmaya engel olmasın

09.05.2016 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/bahar-yorgunlugu-ders-calismaya-engel-olmasin-40101195

Baharın gelmesi ve havaların ısınmasıyla kendini oyuna kaptıran, parklara akın eden

çocukları ders masasına oturtmak zor olabiliyor. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri

Bölüm Başkanı Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe’nin, çocuğunuzu nasıl ders çalışmaya ikna

edebileceğinize dair bazı önerileri var.

Baharın gelmesiyle kapalı alanlarda durmak zorlaşırken, bir de ders çalışmak bazıları için çok da mümkün olmayabiliyor. Güneşin getirdiği rehavet halleri ise başa çıkılması gereken başka bir sorun. Çocuğa sürekli “Ders çalış” diyerek baskı yapmak doğru değil. BoğaziçiÜniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe, baharın etkisine giren çocuğunuzu nasıl ders çalışmaya ikna edebileceğinize dair önerilerde bulundu.

Kızıltepe’ye göre izlenebilecek bazı yollar şöyle:

- Ödül denenebilir. Fakat bunun kısa vadeli etkileri olur. Eğer sadece ödüle güvenilirse, yapılması istenilen hareketin ömür boyu etki edeceği söylenemez. Örneğin, çocuğun ders çalışması için her seferinde bir ödül vadediliyorsa, bunu sadece onun için yapacak. Halbuki kendisi için faydalı bir şey olduğuna inandırmak lazım.

- Çocuklarla konuşmayı denemek ve onlara ders çalışmanın ne kadar yararlı bir şey olduğunu anlatmak gerekiyor. Konuşurken de çocuğun aklına ve mantığına hitap edilmeli.

- Ders çalışmak eğlenceli hale de getirilebilir. Akşamları ailece biraz beraber vakit geçirmek ve ödevi bir çeşit oyunlaştırmak gibi.

- Onlarla çalışırken çok dikkat edilmesi gereken bir nokta da, çocukların yanlışlarını düzeltmek için çok hevesli olmamak. Bazı sorularla, vereceğiniz ipuçlarıyla yanlışlarını kendilerinin bulmasını sağlayabilirsiniz. Böylece ders çalışmak çocuk için daha yapılabilir bir iş haline gelecektir.

- Çocuklarla ders çalışırken ya da onlara yardım ederken kuvvetli yanlarına vurgu yapmamız gerekiyor. Böylece özgüvenlerinin yükselmesini sağlayabilirsiniz. İnsanlar iyi oldukları konuları yapmaktan hoşlanırlar. İyi olduklarına inanmaları gerekiyor. Buna da, onlara güvendiğimizi hissetmelerini sağlamakla başlayabiliriz.

Uzmanlardan üniversite adaylarına

Canınız istemese de kendinizi test çözmek için zorlayın

Üniversiteye girişin ikinci adımı olan Lisans Yerleştirme Sınavları’na (LYS) yaklaşık 40 gün kaldı. Uzmanlar, adayların güzel havalara aldanmadan son çalışmaları yapması gerektiği görüşünde:

“Sıcak havalarda dışarıda olma isteğiniz artabilir. Bunun için ders çalışmayı bırakmanıza gerek yok. Canınız istemese de kendinizi test çözmeye zorlayın.”

- Bahaneler üretmeyin. “Bu güzel havada da ders mi çalışır?” gibi düşünceler yerine, kendinize motive edici sözler söylemeyi deneyin. Güzel havalar ders çalışmama bahanesi olmasın.

- Son zamanlarda çözeceğiniz testler size hız kazandıracak. Ne kadar soru çözerseniz, sınavdaki hızınız da o kadar artar. Ayrıca çok soru çözmek sınavda zaman yönetimi konusunda da faydalı olur.

- Fazla test çözmenin bir başka yararı da farklı soru tiplerini görmenizi sağlaması. Böylece sınavda sürpriz bir soru çeşidiyle karşılaşmazsınız. Ne kadar çok test, o kadar sürprizsiz sınav imkanı.

- Özellikle son dönem hazırlıklarının başarıda rolü çok önemli. LYS’ler bilgi ağırlıklı sınavlar oldukları için son tekrarlar başarıyı etkiliyor.

- Deneme sınavları sonuçlarınızı arkadaşlarınızla kıyaslamayın. Bu motivasyonunuzu olumsuz etkileyebilir. Bir önceki denemenizle, yenisinin sonuçlarını karşılaştırabilirsiniz. Böylece daha iyi bir noktaya gelmek için neler yapmanız gerektiği konusunda fikir edinirsiniz.

- Canınız istemese de kendinizi ders çalışma konusunda zorlayın. Bunu bir zorunluluk olarak değil, hedefinize ulaşmada bir basamak olarak düşünün.

- Bahar yorgunluğu hazırlık sürecinizi sekteye uğratıyorsa, profesyonel destek alabilir, psikoloğa başvurabilirsiniz.

- Sadece psikolojik olarak değil, fiziksel olarak da kendinize dikkat etmeniz gerekiyor. Beslenme ve uyku düzeni çok önemli. Buna dikkat etmek bahar yorgunluğunuzu kısa sürede atmanızı sağlayacak, bahardan kaynaklı ders çalışamama hissini azaltacak.

Enerjilerini sporla atabilirler

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe’nin çocukların enerjilerini atabilmeleri için önerileri şöyle: “Resim yapmak, müzik aleti çalmakgibi sanatsal etkinlikler yapılabilir. Spor olabilir, bahçede açık havada çeşitli oyunlar oynanabilir. Ayrıca tiyatro, marangozluk ve dans gibi çeşitlikulüplere gidebilirler.”

Ailelerin görevi: İyi gözlemlemek

Anne-babalara düşen görevler de olduğunu belirten Prof. Dr. Kızıltepe, “Çocuklarını çok iyi gözlemlemeleri gerekiyor. Neye heves ettiklerini, becerilerinin neler olduğunu anlayarak onları yönlendirmeliler. Bu arada tabii onları yüreklendirmeleri ve yanlarında olmaları da lazım” diyor.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Demokrasi bilinci erken yaşlarda başlıyor

06.03.2016 Hürriyet Gazetesi

https://www.hurriyet.com.tr/egitim/demokrasi-bilinci-erken-yaslarda-basliyor-40064591

Uzmanlara göre demokrasi bilincinin kazanılmasında erken çocukluk dönemi oldukça

önemli. Anne baba davranışları, çocuğun fikrinin sorulması bu süreci çok etkiliyor.

Demokrasi bilinciyle yetişen çocuklar gelecekte daha sağlıklı bir toplumun oluşmasında önemli rol oynuyor. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe’nin verdiği bilgilere göre, çocuklar anne baba arasındaki ilişkiden, yetişkinlerin davranışlarından, kendilerine sunulan tercih seçeneğinden, fikirlerinin sorulmasından çok fazla etkileniyor.

Yaramazlık yaptıklarında onlara kızmak, susturmak yerine nedenlerini açıklamak, sonuçlar hakkında bilgi vermek demokrasi ilkelerinin tanınmasına, benimsenmesine yardımcı oluyor.

Çocukların etraflarındaki olayların farkında olduğunu, erken yaşta kazanılan bu bilincin olanlara güven duygusu verdiğini anlatan Prof. Dr. Kızıltepe, şu bilgileri veriyor:

BİR YAŞAM TARZI

Demokrasi bir yaşam tarzı olduğu için çocuk eğer bunu küçüklükte öğrenirse, bu bilinç onda yerleşiyor ve doğal olarak gelişiyor. Eşitlik, tek başına karar vermek yerine danışarak sonuca ulaşmak, fikirleri paylaşmak, azınlığın görüşlerini ezmeden onların da hakkını korumak demokrasinin önemli ilkeleri arasında. Bunların erken yaşlardan itibaren çocuklara benimsetilmesi gerekiyor. Aile, en küçük birim olduğu için bu ilkeleri öncelikle kendi içinde uygulayabilir. Burada en büyük görev anne babalara düşüyor.

KENDİSİNE VE ÇEVRESİNE GÜVEN DUYUYOR

Örneğin 3-4 yaşında iki elbisesi olan çocuğa hangisini giymek istediğini soran bir anne bilmeden de olsa ona seçim hakkı tanıyor. Bunun gibi durumlarla demokrasi bilinci yerleşiyor, gelişiyor. Lise çağındaki bir gence gitmek istediği okul türünü sormak, onun da fikrini almak demokrasinin bir parçasının işlediğini gösteriyor. Yani bu durum 4 yaş için de 15 yaş için de geçerli. Aile içinde demokrasinin olduğunu bilen, anne babanın davranışlarında bunu gören, ona söz hakkı verilen çocuk veya genç kendine ve çevresine güven duyuyor.

‘HAYLAZLIK’ YAPINCA SUSTURMAYA ÇALIŞMAYIN

Onlar haylazlık yaptığında, aileler hemen susturmaya çalışıyor. Oysa yaptıklarının yanlış olduğunu söylemek, anlayacakları dille açıklamak düşünmelerini sağlar. Aksi halde çocuk da yetişkin olduğunda aynısını yapar. Demokrasi bilincinde taklidin öne çıktığı bilinmeli. Demokrasi aslında öğretilmiyor, uygulanıyor. Araştırmalar yaşam tarzı haline getirilen demokrasi ile büyüyen çocukların daha sonra aktif, katılımcı, sorgulayan ve yanlışlar için hesap soran bir zihniyete sahip olduğunu gösteriyor.

KIZLAR AYRIMCILIĞA UĞRUYOR

İtaat sisteminin baskın olduğu aile ve toplumlarda özellikle kız çocuklarına ayrımcılık yapılıyor. Kız çocukları fikirlerini söylerken, istediklerini anlatırken, hayatını planlamaya çalışırken, akşam saatlerinde dışarı çıkarken sorunlar yaşıyor, susturulmaya çalışılıyor. Bunlar eşitlik ilkesine aykırı. Bu durum gerçekleştiğinde kız çocuğu bunları içine sindiriyor. Kendine daha az güvenen, fikirlerini söylemekten çekinen bireyler olarak yetişiyor. Gelecekte anne olduklarında kendi yaşadıklarını çocuklarına yansıtabiliyor. Çünkü doğrunun o olduğunu sanıyorlar.

BUNLARA DİKKAT

- Anne baba veya öğretmenler baskıcı tutumdan uzak durmalı.

- Çocuklara mutlaka söz hakkı verilmeli, fikirleri sorulmalı.

- Onların yanında örnek davranışlarda bulunmaya özen gösterilmeli.

- Demokrasi bilinci ne kadar erken yaşta kazanılırsa ilkeleri o kadar çok hazmedilmiş olur.

- Anne-baba, öğretmen ve okul idarecileri demokrasi kavramını çocuklara ve gençlere aşılamalı.

- Başkaları adına karar vermek, kimseyi dinlememek, fikirlere önem vermemek, sadece kendi

aklını beğenmek gibi tutumlardan kaçınılmalı.

- Demokrasi toleransları da içerir. Bu nedenle hoşgörülü olmak gerekir.

- Çocuklara, farklılıklara saygı duyması gerektiği öğretilmeli. Farklı inançlara, yaşam biçimlerine,

tutumlara saygı duyulması gerektiğini onlara anlatmak gerek. Örneğin, maddi durumu iyi

olmayan arkadaşlarını hor görmemesi gerektiği söylenmeli.

- Kardeşler arasında ayrımcılık yapılmamalı.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Demokrasiyi Çocukken Öğrenmek

12 Mayıs 2016

https://www.egitimpedia.com/demokrasiyi-cocukken-ogrenmek

“Demokrasi, başka bir deyişle “Halkın, halk tarafından, halk için idaresi”,adapte olmaya en çok zorlandığımız kavramlardan biri. Ailede demokrasi, okulda demokrasi, ülkede demokrasi. Niye bu kadar zorlanıyoruz diye sorarsak kendimize; bu sorunun cevabı olarak, “Daha küçük yaşlardan itibaren bu kavramla ve bu yaşam tarzıyla büyümediğimiz için” diyebiliriz. Aile içinde konuşmak istiyorsanız, büyük olmak zorundasınız; çünkü büyükler varken çocuklar konuşmaz. Soru sormak istiyorsanız, uygun zamanı kollamalısınız; çünkü öyle her sorduğunuz soru, her zaman her yerde cevaplanamaz; azarı işitirsiniz. Aileyle ilgili hiçbir karara katılamazsınız; çünkü sizi adam yerine koyan pek olmaz. Kız çocuğu iseniz, zaten bir sıfır mağlup başlıyorsunuz demektir hayata; ağabeyinin yanında konuşulmaz; babanın yanında zaten hiç konuşulmaz; görünmez olmak durumundasınız.

Okullarımızda da durum pek farklı değil. Bir türlü üstümüzden atamadığımız öğretmen merkezli öğretim bizim kabusumuz. Geleneksel yaşam tarzımızın uzantısı ola­rak kullandığımız öğretme yöntemidir öğretmen merkezli öğretim. En iyi okulların sınıflarında bile gözlemlediğimiz yöntem. Bilginin tek yönlü olduğu, öğretmenin anlattığı ve öğrencinin de sürekli dinlemek zorunda kaldığı yöntemdir bu. Öğ­ret­men öğ­re­tir; öğ­ren­ci öğ­re­nir(!) Öğ­ret­men ko­nu­şur; öğ­ren­ci su­sar. Za­ten on­lar­dan da sus­ma­la­rı bek­le­nir. Soru soramazlar; akıllarındakini dillendiremezler; fikirlerini – ne olursa olsun – arkadaşlarıyla ya da öğretmenleriyle paylaşamazlar. Hemen öğretmenden ihtar gelir “Sana konuşma demedim mi?” ya da “Sana izin verdim mi ki konuşuyorsun?” diye.

Bu gibi durumlarda, öğretmenlerin öğrenciyi, öğ­ren­ci­lerin de öğ­ret­me­ni “öte­ki” diye algılaması normaldir çünkü insanların kaynaşıp anlaşmaları ve birbirlerini duymaları için konuşmaları gerekir. Onlar hiç karşılıklı konuşmamışlardır ki! Halbuki çocuklar ve gençler kıpır kıpırdır; kendilerini ifade etme gereksinimi içinde konuşmak isterler. Anlatmak isterler; sormak isterler. Ne yazık ki sı­nıf­la­rı­mız­da çoğunlukla bir mo­no­log ha­kim­dir; bir tür­lü di­ya­lo­ğa ge­çe­me­mi­şiz­dir. San­ki öğrenciler bi­rer kuk­la­dır­ ve ip­le­ri de bi­zim eli­miz­de­dir. Me­rak et­mek, araş­tır­mak, keş­fet­mek ve pay­laş­mak sanki öğrencilerimiz için ge­çer­li ol­ma­yan kav­ram­lar­dır. Çocuklar ve gençler sınıfta kendilerine uygun bir ortam bulamayınca susarlar ama bu noktadan sonra içlerinde biriken o bitmez tükenmez enerjiyi nasıl bir kanala aktaracakları da artık bir soru işaretidir.

Öğretmen merkezli ya da tersi olan öğrenci merkezli/işbirlikçi sınıfları, sadece bir eğitim yöntemi meselesi olarak gören çok yanılmaktadır. Mesele, sadece ço­cuk­la­rı­mı­zın ha­yal dün­ya­sı­nı, ya­rat­ma, dü­şün­me ye­te­ne­ği­ni ne­re­dey­se hi­çe say­mak­tan öte, bir demokrasi eğitimi meselesidir. İşbirliği, hem öğrenme etkinliklerinde öğrencilerimize alıştırmamız gereken bir beceridir hem de tüm yaşamları boyunca uygulamaları için öğrenmeleri gereken bir norm. Ülkemizde ortalama bir sınıf ele alındığında, tüm sistemlerin öğretmene bağımlılık üzerine kurulduğu görülür. Bu son derece yanlıştır.

Son yıllarda dünyada ve ülkemizde birçok işbirliğine dayalı öğrenme teknikleri geliştirilmiş ve bu tekniklerle ilgili yüzlerce araştırma yapılmıştır. Dahası, yapılan araştırmalar, öğrencilerin işbirliğine dayalı öğrenme teknikleriyle bilgiyi daha rahat edindiğini, daha iyi öğrendiğini ve daha uzun süreli hatırladığını saptamıştır. İşbirliğine dayalı öğrenmenin tüm yaş guruplarında ve tüm alanlarda problem çözme becerisinin yanı sıra; kodlama, akılda tutma, hatırlama gibi becerileri edinmede de çocuklara avantaj sağladığı araştırmalarla belirlenmiştir. Okullarımızda bu ortamlardan mahrum ettiğimiz çocuklar ve gençler, daha ilerde hiç bilmediği bir ortamın özlemini çekmemekte ve toplum içinde suskun, edilgen, silik ve hatta çekildiği tarafa kolaylıkla giden yetişkinlere dönüşmektedirler.

‘Demokrasi ve eğitim’ konusunun duayenlerinden Dewey, demokrasi kavramını açıklarken, demokrasinin bir ‘yaşam tarzı’ olduğunu ileri sürer. Sınıfların, toplumların birer küçük evreni (mikrokozma) olduğunu; dolayısıyla demokrasinin de sınıflarda bir yaşam tarzı haline gelinceye kadar uygulanması gerektiğini belirtir. Bu modele göre, öğretmenin rolü yeniden düzenlenmeli; sınıftaki öğretmen-öğrenci ilişkisi dikey olarak değil de yatay olarak ayarlanmalıdır.

Günümüzde anne-baba olarak, öğretmen-okul idarecisi olarak bize düşen en önemli vazife, ailede ve okulda demokrasi kavramını çocuklara ve gençlere aşılamak, onları demokrasiden vazgeçemeyecek hale getirmektir. Herkesin katkıda bulunduğu; herkesin sesinin duyulduğu; karşılıklı fikirlerin değer verildiği ortamlar, aynı zamanda sosyal adaletin de bulunduğu ortamlardır; yani demokratik ortamlardır.

Demokrasi, eğitimde istenilen fakat bir türlü yerleşemeyen bir kavram. Sanki demokrasi sadece politik seçimlerde vardır; ama sonra unutulur. Bu yüzden, öğretmenler ve okul idarecileri olarak vazifemiz oldukça önemli. Bizler, demokrasinin tam olarak öğrenilmesi, ona alışılması ve ülkemizde onun daim kılınması için okullarımızda ve sınıflarımızda özel olarak gayret sarf etmeli; öğrencilerimizi demokratik süreçlerle irtibatlandırmak için daha çok çalışmalıyız. Okullarımızda demokrasinin yeşermesi için öğrenci merkezli/işbirliğine dayalı öğrenmeyi teşvik etmeli; sınıflarımızda bu yöntemin uygulanmasına fırsat vermeli; okullarımızın felsefesini, müfredatını, yöntemlerini, sınıf yönetimini ve sınıf-içi alıştırmalarını hep bu amaca yönelik geliştirmeliyiz.

Unutmamalıyız ki geleneksel pedagojiler geleneksel davranış biçimleri üretir. Onun için, öğrencilerimizin yaratıcı kapasitelerini, yurttaşlık/vatandaşlık ve hesap verme sorumluluklarını da kuvvetlendirmeliyiz. Yaptığı davranıştan dolayı hesap vermeye alışan çocuk, yarın öbür gün yanlış olduğunu düşündüğü bir davranıştan dolayı başkasına da hesap sormaya alışır. Hesap vermeye alışmamış çocuk ise, sürekli başkalarını suçlar çünkü hiç sorumluluk almamış, hiçbir kararını kendisi vermemiştir. Okullarımızda işbirliğine dayalı eğitimin iyice yerleşmesi için hizmet içi eğitimler tertip etmeli ve süreci yakından takip etmeliyiz. Nasıl trafik ışıklarının anlamını ve işlevini – başlarına bir kaza gelmesin diye – çocuklarımıza öğretip alıştırıyor ve ancak ondan sonra sokağa çıkmalarını izin veriyorsak; onların demokratik ortamlarda büyümelerini ve yetişmelerini sağlayıp hayata donanımlı bir şekilde atılmalarına fırsat tanımalıyız.

Çağdaş uygarlıkların yaşam kalite seviyesine ulaşmamız ancak bu şekilde mümkün olacaktır.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Çocuk düşünmeyi öğrenirse bilgileri sınırsız olacaktır

26.11.2012 Radikal Gazetesi

Çocuklarımızı sadece soru cevaplayabilen ya da problem çözebilen değil; olabilecekleri önceden tahmin edip önlem alabilen, yenilik tasarlayabilen; yani bilişsel zenginlikleri olan kişiler olarak yetiştirmeliyiz.

Dünyada ve ülkemizde iyi ve etkili eğitim giderek daha zor hale geliyor. Kalabalık sınıflar, teçhizat eksikliği, bürokratik engeller, öğretmenlerle yöneticiler arasında iletişim kopuklukları, öğretmenlerin güdülenme eksiklikleri; eğitim sisteminde kısa aralıklarla bilimsel temellere dayanmaksızın yapılan köklü değişiklikler, iyi ve etkili eğitimin karşısında duran engellerden bazıları. Fakat en önemlisi, ‘düşünmeyi öğretme ve öğrenme’nin okullarımızın çoğunda yer almayışı. Okullarımızda genellikle çocuklarımıza nasıl düşüneceklerinden ziyade, ne düşünecekleri öğretiliyor. Bu zaten eğitimsel olarak yanlış; hele hele okulun vizyonu, felsefesi ve eğitime bakış açısı bizimkine uymuyorsa ve biz çocuğumuzu o okula göndermeye mecbur kalmışsak, toptan yanlış.

Eğitim önce ailede başlar

Lakin aklımızdan çıkarmamamız gereken bir nokta var: Onlar bizim çocuklarımız ve eğitim öncelikle ailede başlar; insanın ilk öğretmenleri anne ve babasıdır. Bu hiç de küçümsenecek bir gerçek değil. Bilinçli ve aklı başında bir anne-baba, “Nasıl olsa okula gidiyor” diye çocuklarının eğitiminden elini çekmemeli; onlar kişiliklerini kazanana ve güçlenene kadar eğitimlerinde etkin rol oynayarak çocuklarını dış etkenlere karşım kuvvetli ve sağlam yetiştirme çabası içinde olmalı. O halde çocuklarımıza düşünmeyi öğretmek zorundayız. İyi ve etkili eğitim denince akla, sorgulayan ve araştıran öğrenci yetiştirmek geliyor. Bu doğru ama eksik bir bilgi; zira iyi ve etkili eğitimin olmazsa olmaz öğesi, düşünmeyi öğretmektir. Düşünmek; merak etmek, sorgulamak, araştırmak, seçenekleri değerlendirerek bilgiyi analiz etmek ve en sonunda bir karara varmak için yapılan bilişsel bir etkinliktir. Düşünürken bir arayışa gireriz; arayışımızla ilgili tüm seçenekleri sorgular, değerlendirir ve sonunda bir çıkarım yaparak bir karara varırız. Tüm bu işlemler olmadandüşünme sürecinin tamamlanması imkânsızdır ve çocuğu geliştiren de işte bu işlemlerin tamamının bir arada olmasıdır. İnsanları diğer varlıklardan ayıran en büyük fark, onların düşünebilmesi ve sürekli bir anlam arayışı içinde olmasıdır. Herhangi bir şey öğrenirken eğer düşünüyorsak, daha etkili bir öğrenme gerçekleşiyor demektir. Öğrenmek ve düşünmek, birbirinden ayrı ve bağımsız öğeler değildir. Eğer çocuklarımıza kendi bildiklerimizi öğretmekle yetinirsek, onların bilgileri bizim bildiklerimizle sınırlı kalacaktır. Oysa düşünmeyi öğretirsek, bilgileri sınırsız olacaktır. Düşünmeyi bilen insanla bilmeyen arasındaki fark nedir? Düşünmeyi bilmeyenler; kolayca aldanır, aldatılır ve çabuk kanarlar. Önyargılıdırlar; ani hareketlerde bulunur, fikirleri çarpıtır, bilgileri eksiltir, genelleme yaparlar. Düşünebilip düşünemedikleri hakkında bile düşünmezler; risk almak istemezler ve çözüm için başkalarına muhtaçtırlar. Yeni fikirler üretemezler; görüşlerinde bencildirler. Kendilerine yepyeni bilgiler bile verilse üstünde düşünmeden yeniliği bir hamleyle itip geçerler. Araştırmalar, bize kişilerin düşünmesini geliştirmesiyle ilgili olarak hem iyi hem de kötü sonuçlar iletiyor. iyi ve ümit vaat edici sonuçlar şunlar: Daha iyi ve kaliteli düşünme gereksinimi, çocukların düşünemediğinden veya bu yetenekten yoksun olduğundan doğmadı. Hepsi de düşünebilir ve de düşünüyorlar. Okul öncesi minikler bile, kendi yaşlarına göre karmaşık, entelektüel ve mantık gerektiren etkinliklere katılabiliyor. Kötü diye adlandıracağımız sonuçlar ise şunlar: Okul çocukları -hatta yetişkinler bile- özellikle karmaşık düşünmeyi gerektiren etkinliklerde gerektiği kadar düşünmüyor. Yargıyı daha sonraya bırakmak yerine hemen sonuca atlayıveriyorlar; tüm ilgili seçenekleri gözden geçirmektensesadece bir veya iki olasılığı göz önüne alıyorlar. Sadece kendi bakış açıları olan tek bir açıdan olaylara bakıp diğer çeşitli açıları unutuyorlar. Alelacele, herhangi başka birinin fikrini kabul edip olayları irdelemiyorlar. Hatta düşünseler bile düşünürken bu işi planlı biçimde yapamıyorlar; düşünmeyi gerektiren bir etkinliğin planını kafadan kabataslak bile çizemiyorlar. Ulaşmak istedikleri amacı veya çözmek istedikleri problemi ana hatlarıyla belirleyemeyip hemen çözüm aşamasına geçiyorlar. Aslında kafaca ne yaptıklarının bilincinde de değiller. Dolayısıyla ne zaman hata yaptıklarının da hiçbir zaman farkında olamayacaklar. O zaman çocuklarımıza düşünmeyi nasıl öğreteceğiz? Düşünmeyi onlar için nasıl doğal bir süreç haline getireceğiz?

Onlar sadece mutluluk veren minikler değil

Öncelikle çocuklarımızın bize sadece mutluluk veren minikler değil, ailemizin bütünlüğüne katkı sağlayan ve düşünen birer varlık olduklarını kabul etmeliyiz. Onların değer vermemiz gereken, kendilerine göre düşünme şekilleri, bakış açıları, doymak bilmeyen merakları var. Bu meraklarından ve etraflarına bir anlam verme duygularından dolayı soru sorma ve öğrenme güdüleri var. Dolayısıyla onları susturmamamız; tam tersine soru sormaya, kendi fikirlerini söylemeye teşvik etmemiz gerek. Burada dikkat edilecek nokta, sordukları sorulara doğrudan cevap vermek yerine; kendi yaş ve seviyelerine göre çeşitli seçenekleri gözden geçirmelerine; onları değerlendirerekbir çıkarım yapmalarına fırsat tanımak. Söylediklerinin ‘doğru’ olmasını beklemek yerine onları -doğru ya da yanlış– savunabilmelerine; bu kanıya nasıl vardıklarını, kendilerince bunun niçin ‘doğru’ olduğunu kanıtlamalarına fırsat tanıyarak kararlarının sorumluluğunu almaları için onları teşvik etmeliyiz. Bu ileride sürekli başkalarını suçlayan insanlar olmalarını önler; kendi yaptıklarından kendilerini sorumlu tutmalarını sağlar. Dahası, imkânlarımız dahilinde, çocuklarımızın farklı deneyimler edinmeleri için onlara fırsat yaratmalıyız. Onları etraflarını incelemeye, araştırmaya ve gördükleriyle algıladıkları üzerinde fikir yürütmelerine; önceki deneyimleriyle şimdikiler arasında bağlantı kurarak karşılaştırma yapmalarına teşvik etmeliyiz. Fakat bunları aşırıya kaçmadan; onları bıktırmadan dengeli ve bilinçli biçimde yapmalıyız. İyi ve etkili eğitimde olmazsa olmaz öğe, düşünmeyi öğretmek ve öğrenmek demiştik. Bu yüzden çocuklarımızı sistemli düşünen ve sürekli öğrenebilen; kendilerini yönlendirebilen ve yönetebilen kişiler olarak yetiştirmeliyiz. Sadece soru cevaplayabilen ya da problem çözebilen değil; olabilecekleri önceden tahmin edebilen, önlem alabilen, yenilik tasarlayabilen; yani bilişsel zenginlikleri olan kişiler olarak...

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.

Okullardaki Kısırdöngü

2006 Radikal Gazetesi

Daha çok eğitim kurumu açmadan, bu kurumlarda çalışacak yeterli sayıda ve nitelikli öğretmen yetiştirmeden ve öğretmenlerin yaşam koşullarını iyileştirmeden eğitim sistemini düzeltemezsiniz.

Çağdaş kuramları ve yaklaşımları izleyerek ve onlara inanarak ders verdiğim eğitim fakültesinde ileride öğretmen olacak öğrencilerimle 'okullarımızda eğitim nasıl daha iyi olabilir' diye tartışırken kendimizi hep bir kısırdöngü içinde buluyoruz. Biliyoruz ki hepimiz içinden geçmiş olduğumuz öğretmen merkezli öğretim sisteminden şikâyetçiyiz. Başka bir deyişle, sadece öğretmenin konuştuğu ve ders anlattığı, öğrencisiyle ancak ona not vermek için soru sorarak muhatap olduğu, kısacası sınıflarda teksesliliğin hâkim olduğu sistem. Öğrenciler olarak sınıflarda gerektiği kadar konuşamamaktan, kendimizi ifade edememekten, fikirlerimizin sorulmamasından, yeterli tartışmalar, deneyler yapamamaktan, üretememekten, yaratamamaktan yakınmaktayız hep. Eğitim sistemimizin sınav amaçlı olmasından, sınavların adeta hayatımızın yegâne hedefi haline gelmesinden, bilginin ne için öğrenildiğinin bilincinde olmamaktan hepimiz mutsuzuz. Geleneksel aile yapımız zaten açık konuşmaya, çekinmeden birbirimize rahatlıkla soru sormaya, birbirimizle tartışmaya, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere eşit olarak herkesin fikrinin sorulmasına geçit vermemektedir. Bunun devamı olarak okullarımızda da hüküm süren öğretmen merkezli eğitim sistemi de öğrencinin pasif ve sessiz oturmasına, verilenin ezberlenmesine, akıl çalıştırmamaya, neyi niçin öğrendiğinin farkındalığına varamamaya, bilgiyi gerçek yaşamda nasıl kullanılacağını bırakın bilmeyi merak bile etmeyen öğrenciler yetiştirmeye teşvik etmektedir. Sonuç olarak da öğrencilerimiz tembelleşmekte, öğrenmeye küsmekte, bilgiye olan ilgileri sıfırlanmakta, üretimden ve düşünmekten vazgeçmekte ve sınıflarında sadece pasif tüketici olarak oturmaktadırlar.

Öğrenciye fırsat verilmeli

Yapıcılık ya da zihinde yeniden yapılandırma olarak adlandırılan çağdaş öğrenim kuramlarına göre, her bir öğrenci kendi başına değerli bir birey, faydalanılacak bir kaynak/hazine olarak algılanır ve ona öyle davranılır. İnsan beyni, doldurulmayı bekleyen boş bir kap ya da bilgisayar disketi değildir. Bilgi ise öğrenildikçe birbiri üstüne eklenmekte olan kütlesel bir yığın olmaktan çıkmış, her öğrenilen yeni bilgininin eskisini yapısal olarak değiştirdiğine inanılmakta ve hatta bu değişkenliğin de bireyden bireye fark edeceği iddia edilmektedir. Başka bir deyişle, birey (öğrenci) kendine sunulan bilgileri beyninde olduğu gibi depolamaktan ziyade kendi zekâsı, deneyimleri, kişiliği, çevresi, kültürü, inançları doğrultusunda ve ışığında kendine göre derler, toparlar, düzenler ve kullanacağı hale sokar. Bilgiyi aktif bir şekilde zihninde yeniden yapılandırır, yeniden inşa eder. Sadece kendisinin değil de aynı zamanda beraber çalıştığı sınıf arkadaş(lar)ının söylediklerinin, onların farklı fikirlerinin, inançlarının, önerilerinin üzerinde düşünmeye, onları tarafsız bir şekilde değerlendirmeye de alışır. Ama bunu ne zaman yapabilir öğrenci? Ancak kendisine fırsat verildiği zaman. 'Benim sınıfımda çıt çıkmaz' diye gurur duyan öğretmenler, üretmeye zorlayan sistemimiz, aslında öğrencisine hiç fırsat vermeyen/vermemiş olan öğretmenler yetiştirmektedir. Hiç grup çalışması yapmamış, öğrencilerine etkinlik verip onların düşünerek ve fikir alışverişinde bulunarak öğrenmelerini sağlamamış öğretmenin sınıfında yaratıcılıktan, özgünlükten, bilginin kalıcılığından bahsetmek imkânsızdır. Zira bilginin kalıcılığı, diğer bir deyişle öğrenme, bilginin nasıl edinildiğiyle doğrudan ilintilidir. Ezberlerseniz, sadece sorulara cevap verirseniz, sırf sınavlardan iyi not almak için çalışırsanız ve hep hazır bilgiye konarsanız bilginin kalıcılığından bahsetmek mümkün değildir. Zira öğrenme, herhangi bir şeyi sadece görmekten veya duymaktan ve onu belleğimize depolamaktan çok daha karmaşık bir işlemdir. Herhangi bir parçayı onun ne işe yaradığını bilmeden ezberleyebilirsiniz. Bu tip hiç anlamadan ezberlenen ve kullanım için pek işe yaramayan bilgileri bazı araştırmacılar 'atıl bilgi' diye adlandırmışlardır. Aynı kişi-ler, belleği öğrenmenin oluşması için anahtar öğe olarak gördükleri halde, hiç anlamadan bilgi depolamaya da 'eksik öğrenme' demişlerdir. Zaten gittikçe bilgi depolamak da imkânsız hale gelmektedir. 1980'lerde yapılan bazı araştırmalara göre dünyadaki bilginin her beş yılda iki katına çıktığı saptanmıştır. Bu hesaba göre bilgi 2020'de her 73 günde ikiye katlanacaktır. O zaman, hangi bilgiyi depolayacağız ya da ezberleyeceğiz? Devir araştırma yapmak, gereksinimimiz olan bilgiyi nerede bulabileceğimizi bilmek ve öğretmek devridir. Devir beynimizi daha çok kullanma devridir.

Sınav sistemi aleyhimize

Tüm bu öğelerden haberdar olan bizler, eğitim fakültelerinde öğrencilerimizi farklı öğretmenler olmaya ikna etmeye çalışırken ve bu yolda onları düşündürmeye teşvik ederek eğitirken, sahip olduğumuz sınavlar sistemi aleyhimizde çalışmakta, bir engel olarak karşımıza dikilmektedir. Önce kolej ya da yabancı dil ağırlıklı ortaöğretim okullarına, daha sonra da üniversiteye giriş sınavları ve dolayısıyla onlara hazırlıkla geçen yıllar, çocuklarımızı pasif bilgiye, sadece kendilerine sunulanlar arasında seçime zorlayarak tekdüzeliğe itmekte, yaratıcılıktan, ataklıktan, üretkenlikten, takım çalışmasından ve en önemlisi düşünmeyi öğrenmekten uzaklaştırmaktadır. Sınavın tek hedef haline gelip, bilginin sınav için verildiği bu yıllar çocuklarımız için adeta kayıp yıllar haline gelmektedir. Öğretmenlerimizin ise öğrencilerini sınavlara hazırlamak için var güçleriyle onların önüne bilgi yığmaktan, depolamaktan başka çareleri kalmamaktadır. İşte bu yüzdendir ki toplumca özgün eserler vermekten, farklı düşünmekten, farklı düşüneni değerlendirmekten, kaliteli çalışmalar/araştırmalar yapmaktan, düzeyli ve bilimsel tartışmalar sürdürmekten uzağız. İşte bu yüzdendir ki televizyon programlarımız taklitler ve uyarlamalarla dolu. İnsan zekâsına hakaret edecek kadar basit programların bile kopyalarını yapmak için yurtdışına tonlarca para vermekteyiz. İşte bu yüzdendir ki kendi değerli politi-kacılarımızı, bilim insanlarımızı, sanatçılarımızı, kadınlarımızı, erkeklerimizi takdir edebilmekten uzağız. Ne zaman batı dünyası onları kaydadeğer bulursa, ödüllendirirse ya da görevlendirirse biz de onları baştacı yaparız. Amerika'da ünlenmiş bir doktor Türkiye'de ünlenmişten, Avrupa'da başarı kazanmış bir sanatçı Türkiye'de başarı kazanmıştan, yurtdışında makale bastırmış bir bilim insanı yurtiçinde kitaplar yazmış olandan çok daha değerlidir bizim için. Değerlendirme yapabilmek analitik düşünme yetisini ve bilgisini beraberinde getirir. Okullarımızda bunları istese de öğrenemeyen çocuklarımız, istese de öğretemeyen öğretmenlerimiz yaşam boyu hep başkalarının değerlendirmelerine, analizlerine muhtaç olmaya mahkûm kalacaklardır. O zaman hadi silkinelim de eğitim sistemimize öğrenci merkezli öğretimi yerleştirmeye çalışalım. Grup çalışmalarıyla yetenekleri keşfedelim, geliştirelim; konuşalım, konuşturalım; araştırmalar/projeler yapalım, yaptıralım; öğrendiklerimizi gerçek hayatla kaynaştıralım. Ama sınavlar? Onlar ne olacak? Kapılarda yığılı bunca insan ne olacak? Yeterli sayıda okullarımız ya da üniversitelerimiz yoksa, biz ne yaparsak yapalım, öğrencilerimizi/çocuklarımızı nasıl donanımlı yetiştirdiğimizi sanarsak sanalım, sistem sınavlara girenlerin gittikçe daha büyük bir çoğunluğunu dışarıda bırakacaktır. Hatta sınavlardan herkes yanlışsız olarak en yüksek notu bile alsa, öğrenciler yine bir elemeye tabi tutulmak zorunda bırakılacaklardır. Eğer aklımızı başımıza toplayıp, tedbir almazsak çocuklarımız gittikçe daha tuhaf kıstaslarla elenme durumunda kalacaklardır. Daha çok okulöncesi, ilk, ortaöğretim ve meslek okulu yapmaya, daha çok üniversite kurmaya ihtiyacımız var. Daha çok öğretmene ve daha çok bilim insanına ihtiyacımız var. Bunun için üniversitelerde daha çok kadroya ihtiyacımız var. Yoksa çözüm şimdiki gibi her yıl çare olarak üniversiteye alınacak öğrenci sayılarını artırıp hiç yeni öğretim elemanı kadrosu vermeden yeni bölümler açıp, var olan sistemi de ağırlaştırmak değil. Üniversite ve okullarımızda yeterli sayıda öğretmen olmayınca sınıflardaki öğrenci sayısı zaten kaliteli bir eğitim yapmaya olanak vermemektedir. Yine sınıflarda tartışma ortamı yaratacak, öğrencileri konuşturacak, onların fikirlerini soracak fırsat yok. Eğitim yine müfredatı alelacele bitirmeye yönelik, yine monoloğa dönük, yine tek taraflı ve yüzeysel!

Döngünün son halkası

Döngünün son halkası olarak da öğretmen ve öğretim elemanlarının maaşlarından bahsetmeden geçmek olmaz. Bu meslekler şu anki gelir seviyeleriyle cazip olmaktan çok uzaktır. Bugün bir öğretmen, öğretim/araştırma görevlisi ya da yardımcı doçent yoksulluk sınırında ücret almaktadır. Durum böyle olunca üniversiteler bilim insanı yetiştirmekte oldukça zorlanmakta, bilim çekiciliğini yitirme noktasına gelmektedir. İşte öğrencilerimle içine düştüğümüz kısırdöngü! Böyle bir kısırdöngünün varlığını fark ettiğimiz anda da çağdaş eğitim kuram ve yöntemlerini çocuklarımıza öğretmeye çalışmak da abesle iştigal gibi gelmektedir. Zira sistem olduğu gibi baştan sona iyileştirilmeli, bilim cazip hale gelmeli, daha çok okul, üniversite kurulmalı; sınıflar kalabalık olmamalı, çocuklarımız istediği okula gitmeli, istediği dili öğrenmeli, istediği dalı okumalıdır. Sınıflarımızda öğrencinin fikirlerine/düşüncelerine değer verilmeli, kendilerini ifade etmelerine ve birey olmalarını sağlamak için onlara fırsat tanınmalıdır. Ancak böylece kısırdöngü verimli bir döngü haline gelir, sistem iyileşir, eğitim kalitesi yükselir. Çağdaş, değerli bir bilim insanı ve psikolog şöyle der: "Kendini eğitime adamış bir psikolog olarak, tüm dünyada bu alana olan meraktan son derece memnun oluyorum. ABD'de, Avrupa, Latin Amerika ve Uzakdoğu'da seyahat ederken şu konuda oybirliğine varılmış olunduğunu görüyorum: Gelecek yıl ve sonrasında bir ülkenin başarısında en temel rolü oynayacak olan öğe, o ülkenin eğitim sistemidir." Nüfusunun yüzde 38'i eğitimin çeşitli kademelerinde olan ülkemizin 21. yüzyıla yakışır bir eğitim sistemine sahip olması, geleceğimiz açısından hayati önem taşımaktadır.

Prof. Dr. Zeynep Kızıltepe

Boğaziçi Üniversitesi

Eğitim Fakültesi

Eğitim Bilimleri Bölümü öğretim üyesi.